BENDEN SONRA TUFAN

Deniz Ayral
03-24 EKİM 2015
AÇILIŞ: 03 EKİM
SAAT: 18:00

DENIZ AYRAL/ MARCUS GRAF SÖYLEŞİ

Marcus Graf: Deniz, güncel serinin oluşum sürecinde ilgilendiğin kavramsal ve biçimsel meseleleri açıklar mısın?

Deniz Ayral: Çıkan işleri kapsamlı bir biçimde tanımlamaya davet eden bir soruyla başlamışsın. Ben bu tanımlama anlama-kavrama çabasını ikinci ya da üçüncü şahısların yapmasında büyük fayda görüyorum. Bir imge benim tanımlamalarımın dışında yaşayabiliyorsa iyi bir imgedir. Yine de birkaç cümleyle toparlamaya çalışacağım: Bir sergileme olasılığında serginin adı ‘Benden Sonra Tufan’ olurdu. Bu deyim Türkçeye ne zaman girdi tam bilmiyorum ama sözün aslı galiba 15. Louis’nin monarşinin sonu ufukta gözüktüğünde söylediği bir söze dayanıyor: Apre moi la deluge! Yani ‘ben yerim, içerim, yutarım, sömürürüm, tüketirim, bitiririm, benden sonra ne haliniz varsa görün! Anlamındaki meşhur söz. Bu söz çıkan kolajların önemli bir kısmının içeriksel ve kavramsal dinamiği hakkında bir fikir veriyor diye düşünüyorum. Bu genel kavramsal alanın içine girmeyen ve daha bağımsız duran işler de yok değil. Önemli bir nokta daha var. İnsanın doğayla olan eski, hatta kadim uyumsuzluğu. Bu uyumsuzluk zaman zaman bir kediye bile imrenerek bakmamızı sağlamıyor mu? Bu uyumsuzluk asırlardır birike birike doğanın ağır ve acımasız bir biçimde talanına neden olmadı mı? Zavallı ve çağdaş bireyler olarak hepimizin içinde derin bir üzüntü, çaresiz kalan bir merhamet ve geleceğe ilişkin derin bir endişe birikmiyor mu? Biçimsel bağlamda ise kolajlar hakkında görünenin dışında ne söyleyebilirim diye düşünüyorum. Aklıma eski gravürlerin kullanılmış olmasından ötürü ortaya çıkan bir algı geliyor: Bir çeşit anakronizm. Yani tematik içeriğin dar bir zaman algısı içine hapsolmadan kadim bir zamana doğru yayılması gibi. Dün, bugün, yarın. Olmuş, oluyor, olmaya devam edecek. Bu bakımdan bu kolajlar için iyimserlikten epeyce uzak demek pek de yanlış olmaz. Yine de bir şeylerin, iyi bir şeylerin bizi beklediğini ama bizim onları görebilmekte zorlandığımızı söylemek de bir tür iyimserlik olabilir. Bakınız ‘Kuru akıl’ adlı kolaj.

Oburluk – Gluttony

M. G.: Çalışmalarının, içinde yaşadığımız dünyayı, aynı zamanda bu dünyanın kaynaklarını ve doğayı sınırsız bir şekilde kötüye kullanarak vahşi kapitalizm denen yaratığı beslememizle ilgili ve buna eleştirel bir karşılık veren bir tavrı var. Aynı zamanda işlerinin bu parçalı yapısı onları keskin ve didaktik olmaktan alıkoyuyor ve bireysel yorumlara açık kapı bırakıyor. Kolajlar ile çalışmaya niçin ve nasıl başladın?

D. A.: Bir düşüncenin görsel karşılığını arama yöntem itibariyle kolaja uygun düşer. Çok farklı uygulamalara ve niyetlere açık bir teknik olsa da. Çok eski bir botanik kitabını nedenini bilmeden uzun süre yanımda gezdirmiştim. İlk imge, uzun süredir kafa yorulan bir düşünceyi açacak bir anahtar gibi oradaydı. Bakınız Flora Hanım ya da Atropa Belladonna adlı kolajlar. Unutulmuş ve reddedilip duran bir kök ilişkiyi hatırlatmıyor mu?
M. G.: 19. yy Viktoryan gravürleri ile çalışmayı seçmenin nedeni nedir?

D. A.: Eski gravürlerin kullanılmasıyla ilgili birkaç şey yazmıştım. Anakronizm ile ilgili. Olup bitenler her neyse, güncel bir mesele olmadığı çok açık. Asırlardır oluyor. Olmaya devam etmesi de neredeyse kesin gözüküyor.

Sana popüler kültürden bir örnek vereyim: Alien isimli bilim kurgu filmi hatırlarsın. Oradaki teknoloji tasarımı anakronikti. Fiktif bir gelecek zamanda geçmesine karşın, uzay gemisi ve teknolojik donanımı, neredeyse zamansız diyebileceğimiz kadar eskileri çağrıştırıyordu.

M. G.: Kolajların için orjinal materyalleri nereden buldun?

D. A.: Rastlantı. Kolajda olup biten en önemli dinamiktir. Her türlü tasarımın önünde gider. Ve hayata çok benzer. Hayatta nefesinizi kesebilecek seviyede gelen her yaşantı büyük çoğunlukla rastlantısaldır. Aşçıbaşı çalışırken neler elinin altındadır? Menü mesela. Ve o menüye uygun malzemeler, öyle değil mi? Ama kolaj söz konusu olduğunda günün sonunda bambaşka bir yemek yiyebilirsiniz.Kolajda bir şey ararken başka bir şey bulmak sıradan bir olaydır. Kolajda sezgisel bir yolculuk yapılır. Belirsizi ve beklenmedik olanı sevmek gerekir.

Bunlar kolajı bence çekici kılan özellikler.

Aşk hastalığı – Maladie d’amour

M. G.: Çalışmalarının isimlerini nasıl buluyorsun ve çalışmalarının oluşumunda isimlerin bir rolü oluyor mu?

D. A.: İsimlerin olmasının tek alternatifi hiç isim olmaması olabilirdi. Hiçbirimizin ya da hiçbir şeyin ismi olmasaydı bu fena halde sürrealist bir durum olurdu.

M. G.: Kolaj serisinin başlangıcına dair konuşalım. Daha eski çalışmaların ile güncel olan kolaj serin arasındaki paralellikler ve farklılıklar nelerdir?

D. A.: İmgelem sürekli çalışır. Ben önceki yıllarda da kolaj çalışmıştım. Geçen yıllar, çıkan kolajlardaki kavram ağırlığının dozunun arttiğını gösteriyor.

M. G.: Oluşturduğun yöntem bana sürrealizmin çarpıtılmış olan gerçekliğinin tuhaf ve absürd imajlarını hatırlattı. Buna rağmen senin çalışmaların daha parçalı (fragmental) ve günümüzün hem sosyo-politik hem de ekolojik sorunları ile ilgili. Çalışmalarının surrealizm ile ilişkisini nasıl tanımlarsın?

D. A.: Sanat tarihinde gözüken iki büyük eğilime yakın durdum: Sürrealizm, ekspresyonizm. İkisi de görünenin arkasına bakar. Gerçekle kurulan ortalama – ya da ‘normal’ diyelim – ilişkinin basmakalıp bir ilişki olduğunu düşünüyorum. Deprem olasılığına karşı ‘Benim evde deprem olmaz, değil mi!?’ diye yerbilimciyi soru yağmuruna tutmak nasıl bir şeydir? Bir düğün fotoğrafçısı bir sürrealist için çok ilginç bir kişi ya da kişilik olurdu. Magritte’in üzerinde ‘Bu bir pipo değildir’ yazan pipo resmini herkes bilir. Ancak ilettiği mesajın yeterince anlaşıldığını sanmıyorum. Absürd, fantastik ya da gerçeküstü yaklaşımlar, gerçeklikle kurulan basmakalıp ilişkilerin üzerindeki kalın toz tabakasını havalandırmaya yarar.

Güzel avrat otu – Atropa bella donna

M. G.: Kolaj serinde, S. Freud ya da C:G: Jung’ın rolü nedir?

D. A.: Geçenlerde psikolojik diye tanımladığımız pek çok şeyin fizik karşılıklarının olabileceğini düşündüm. Ancak bu, senin soruna yanıt olmadı galiba… Jung büyük bir adam.

M. G.: Jung ile ilgili özellikle neyi seviyorsun?

D. A.: Bergson’un başeserinin adı L’evolution creatrice’. Tolkien’den ‘bizi yaratan esaslar içinde ‘yaratıyoruz’ tarzında bir cümle hatırlıyorum. Ve Jung… Arketipler, mit ve semboller, hayatı şekillendiren fundamental fantaziler. Çok yaratıcı, değil mi? Ah şu artistler, artistik teorilere bayılıyorlar!

M. G.: Jung, başka bir sanatçı ya da başka bir kişinin çalışmalarına bir etkisi olduğunu düşünüyor musun?

D. A.: Kimsenin arkasında yüzlerce kişiyle birlikte yazdığını, çizdiğini zannetmiyorum. Ama neresinden bakarsan bak, herkesin arkasında etkilendiği epeyce insan vardır.Benimkilerin sayısı da az değil.

M. G.: Fikirlerin ile yukarıda bahsettiğin psikoloji ve fizik arasındaki bağlantı ilgimi çekti. Bu bağlantıyı biraz daha ayrıntılı anlatabilir misin?

D. A.: Çok ciddiye alınmayacak eğlenceli bir sezgi anıydı. Ama şöyle düşünelim; kozmosu etkileyen yasaların bizi etkilememesi mümkün olabilir mi? Ayrıca Fractal Geometri, Kuantum ve Kaos teorileriyle fizik farklı bir yere geldi. Doğu felsefelerinde özne tek başına durmaz. Hemen dibinde nesnel vardır.

Ziyaretçi – The Visitor

M.G.: Son olarak gelecek projelerin hakkında bilgi almak istiyorum. Şu sıralar ne üzerinde çalışıyorsun ve böylesine yoğun bir çalışmanın ardından nasıl devam edeceksin?

D. A.: ‘Sanat uzun, hayat kısa’ diye bir laf vardır. 52 doğumluyum. Yaklaşık 30 yılım reklam sektöründe geçti. Bu sektörde mesainin 7/24 olduğunu dikkate alırsak, hayat benim için – daha da kısa – diyebiliriz. Şu aralar yazmaya çalışıyorum. Kafamda altından kalkmaya çalıştığım birkaç hikaye var. Kolajlar her an kaldığı yerden devam edebilir ve devam ettikçe farklı yerlere gidebilir. Orada öyle bir potansiyel var. Şartlar oluşursa – boyayla – bir şeyler yapmak istiyorum. Bu – şartlar – konusu çok geniş ve manidar. Bilmem anlatabildim mi?

Pop is Dead

Görsel sanatların durumunu eleştirirken huysuz ihtiyara benzediğimin farkındayım çünkü insan ömründe ne kadar çok sanat eseri görürse, o kadar az şaşırıyor ve o kadar çok sıkılıyor.

Sürprizleri severim ama sanat konusunda sürprizle karşılaşmam giderek zorlaşıyor.

Yanlış anlamayın; eskiye dönüşlerin ve canlandırmaların hayranı değilim, sanatta sürekli ilerleme ve evrim peşinde anakronik bir savaşçı da değilim; modern sanatın miladı dolmuş orijinallik arayışına postmodernizmin getirdiği eleştirilere değer veriyorum.  Fakat 1990’ların ortalarından beri sanat yazarlığı ve küratörlüğü yapıyor olduğum halde, bu alanda çalışma süresi uzadıkça tanıdık biçimler ve kavramlar görmenin o kadar sıklaştığını, heyecanın azaldığını şimdiden söyleyebilirim.  Belki gezegenimizde hiç olmadığı kadar sanatçıya sahibiz bugün ve bu da genel olarak iyi bir şey.  Ama sanat da hiç olmadığı kadar zayıf.

Baykam’ın “This has been Done Before”una bakarsanız, çağdaş sanatın karakterinin, kullanmakta olduğu dilin heterojen ve çoğulcu olmasına rağmen temelde öngörülebilir olduğu ortadadır.  Günümüzde sanatçılar, çağdaş pop kültüründe yaygın olan belli matrisler, örüntüler ve dokular içinde çalışmaktadır.  Warhol’un vurguladığını hatırlayın: “Pop her şeydir ve her şey poptur.”  Tamam, doğru da, her şey pop olunca neyin farkı kalıyor? Günümüzde sanat dünyamızda içerikler ve konular, biçim, estetik, teknik ve mecradaki trendlere ve yaygın tercihlere göre gelip geçiyor.  Nihayetinde güncel eğilimler ve yöntemler balondur, moda gibi neredeyse her mevsim değişmektedir.  Einstein’ın “Her şey görelidir” deyişini hatırlayın.  Yani sanatın hikayesi Danto’nun öne sürdüğü gibi bitiyor mu gerçekten?

Günümüzdeki bunca zevkli fakat konvansiyonel sanata rağmen, arada bir güçlü, alternatif, radikal, deneyci, eleştirel, absürt, dik başlı bir sanatçıyla karşılaştığımda çocuk gibi heyecanlanıyorum.  Genellikle insanı ters köşeye yatırıyorlar.  Görsel sanatta belli tercihlerim yok.  Bazı stilleri ve estetikleri, nosyonları ve yaklaşımları daha yakın buluyorum elbette, ama son kertede sanatın radikal ve aşırı olması gerektiğine inanıyorum.  Ya avaz avaz bağıracak ya hiç ses çıkarmayacak; ya aşırı yüklenmiş olacak ya da nihilistlik derecesinde boş; ya çocuksu bir renklilik ya minimal siyah-beyazlık içinde; ya kapsamlı ve karmaşık, ya da yalın ve basit.

Bu bağlamda Deniz Ayral’ın işlerine büyük değer veriyorum.  Çeşitli remiks-estetikler ve retro-stillerle oynayıp günümüzde hayat ve sanata dair eleştirel bilinç ve yaklaşımla kurduğu olağanüstü görsel anlatım izleyiciyi büyülüyor.  Ayral’ın stratejisi biçim ve içerik olarak kolaj sanatına dayanıyor ve kendisi 19. yüzyıl sonu gravürleri, çizimleri ve illüstrasyonlarından parçalar koparıp bugünkü dünyamızın absürt, eleştirel ve yakın bir yansıması haline getiriyor.  İşlerinde her zaman parçalanmışlık karakteri öne çıkıyor.  Bu parçalanmışlık, resimdeki olayların gerçeküstü dramaturjisiyle birleştiğinde, izleyicileri rüyaların ve kabusların vaatlerle dolu mahşeri bir evrende birbirine girdiği bir dünyaya çağırıyor.

İyi giyimli fakat oldukları yere çok yabancı duran insanlar, denizde ya da karada muhtelif yerlerde, gizem ve arzuyla dolu senaryolar içinde yönlerini bulmaya çalışıyorlar.  Her şey olabilir oralarda; bir balık gelip sizi yutabilir, siz koca bir buharlı gemiyi yutabilirsiniz, tanımadığınız insanlara Titanic-Blues söyleyebilirsiniz ya da geceleyin garip bir ava çıkabilirsiniz.  İzleyicinin ilk başta tanıdık sandığı sonra yabancılaşıyor çünkü Ayral’ın kullandığı ikonografi önceleri aşinalık uyandırsa da, ardından çok şaşırtıcı bir şekilde garipseniyor.  Tasvir ettiği gündelik nesneleri orijinal bağlamlarından koparıp farklı, genellikle sıra dışı yeni bağlamlara oturtarak bunlara yeni yan anlamlar kazandırıyor.  Bu süreç kullanılan figüratif elemanların orijinal algısını değiştirdiğinden, başta ilgisiz görünen nesne ve olaylarla daha önce düşünülmemiş veya görülmemiş bağlantılar kurduruyor.  Bu değişim nedeniyle sanatçı, kolajlarına dünyamızın durumunu ve karakterini sorgulamak için yeni anlam boyutları katabiliyor.

Tüm eserlerde eleştirel bir içerik ve boyut veriliyor.  Doğamızın hor kullanımı, çevrenin katledilmesine yönelik bir eleştiri gibi okuyabilirsiniz.  Mantık ve orantının dünyayı açıklamakta kullanıldığı; ilim, fen, istatistik ve nesnel verilerin tüm sorunları çözeceğinin vaat edildiği bilim ve bilgi temelli toplumumuzun bir eleştirisi olarak da okuyabilirsiniz.  Aynı işi, bolluk ve seyirlik üzerine kurulu tüketim toplumumun eleştirisi olarak da değerlendirmek mümkün.  Fakat parçalı karakteri nedeniyle eserler didaktik veya polemik nitelikte değil.  Vaaz veya ders vermiyor, çözme işini izleyiciye bırakıyorlar.  Parçalar izleyiciyle iletişim kuracak kadar somut, fakat izleyicinin kendi hayallerine, duygularına, düşüncelerine ve öykülerine yer bırakacak kadar da açık.

Kolajlarındaki estetik beni ilk gördüğüm anda çarptı.  Dönemin gravür ve illüstrasyonlarına duyduğum özel meraktan olabilir.  Gençliğimde aldığım sanat derslerinde, Victoria döneminde üretilmiş yüzlerce gravür ve illüstrasyon içeren resim kitaplarına dalıp gitmeye bayılırdım.  Monty Python’ın aynı dönem illüstrasyonlarını absürt ve gerçeküstü bağlamlara yerleştirdiği  Flying Circus’ını gördüğümde, anakronik karakterlerinin ve sihirli hallerinin etkisinden hiç kurtulamayacağımı anladım.  Bence günümüzdeki statükonun radikal parçalanmışlığına ve garip deformasyonuna çok iyi uyum sağlıyor.

Eserlerinin biçimsel güzelliği ve kavramsal derinliğinin yanında, öneminin bir sebebi de stiller, bağlamlar, absürt anlamlar ve gerçeküstü hakikat üretimleriyle oynaması.  Sonuçta kolajları hayatımızın garipliğini yansıtıyor ve her şeyin Pop olup bir paradoks içinde Pop’un ölümüne yol açtığı mevcut durumumuza eleştirel bir bakış getiriyor.